İlk Oturum:
Panelin moderatörlüğünü üstlenen Fakülte dekanımız Prof. Dr. Kudret Bülbül, İRAM gibi spesifik-özelleştirilmiş düşünce kuruluşlarının daha işlevsel olduğunu ve İRAM ile iş birliği gerçekleştirilecek alanlarda fakülte olarak çalışmaların sürdüğünü belirterek paneli açmış ve 40 yıl önce bir umut oluşturan İran’ın, bu umudu ne kadar sürdürebildiğini sorgulamamız gerektiğini ifade etmiştir.
İlk panelist Prof. Dr. Murat Aslan, sunumunu İran Ekonomisi üzerine gerçekleştirmiştir. Ekonomik pencereden uzun süredir araştırma yaptığı İran’ı Ferrari’ye benzetmiş, iç ve dış sorunlar, sistemsel ve sistemik riskler sebebiyle “Ferrari konfigürasyonuna” sahip İran’ın ilerleyemediğini belirtmiştir. Yıllardır yaptırımlarla karşı karşıya olan İran’ın, sanayi ve maden alanlarında gelişebildiğini ancak petrolün İran ekonomisine katkısının beklenenden az olduğunu (İngilizce tabiriyle oil curse) ifade eden Aslan, özellikle, 2012 yılında ABD tarafından uygulanan yaptırımları takiben, imalat sanayinde ve endüstriyel üretimde artan verimin ciddi sekteye uğradığına dikkat çekmiştir. Prof. Dr. Aslan, konuşmasının ikinci bölümünde, İran’ın nüfus artışını destekleyen politikaları sebebiyle çok ciddi nüfus artış hızına sahip olduğunu ifade etmiş ve sosyo-ekonomik açıdan dinamik kesimin nüfus içindeki payının %35 olmasına rağmen genç işsizlik oranının %30 olmasının çok negatif bir tablo çizdiğini savunmuştur. Aslan, insani gelişmişlik endeksinde 60. sırada bulunan İran’ın, Devrim sonrası sosyal adaleti sağlamada güçlük çektiğini, bunun en önemli sebebinin ise rejimi savunmaya yönelik refleksler olduğunu belirterek konuşmasını sonlandırmıştır.
İran’daki azınlıklara odaklanan konuşmasında, ikinci panelistimiz, Fakültemiz Uluslararası İlişkiler bölümünde Dr. Öğr. Üyesi Abdolmoghset Bani Kamal, İran’ın çok geniş bir ülke olduğunu ve Tahran’ın İran’ın tümüne dair bir anlayış veremeyeceğini savunmuştur. Nüfusun %25’inin Sünni ya da diğer İbrahimî dinlere mensup olduğuna dikkat çeken Bani Kamal, İran’daki çeşitli etnik grupların İran siyasetine doğrudan etkisi olduğunu ve bu azınlıkların Irak ve Afganistan gibi dış ülkelerle olan sağlam bağlantıları ve dinamizmleriyle uluslararası siyasete de etkisi olduğunu ifade etmiştir. Son olarak, zengin ve fakir olmak üzere iki ayrı İran’ın olduğunu söyleyen hocamız, Şiilik’in İran’da birleştirici bir unsur olduğunu belirtmiştir.
Üçüncü panelistimiz Mehmet Koç, devrimin 40 yıllık tarihine bir perspektif sunarken 40 yıl önceki devrimci bileşenlerin sadece İslamcılardan oluşmadığını belirtmiş, süreç içerisinde anayasal sistemde meydana gelen değişikliklerle birlikte İran’da homojenizasyona ve hiyerarşiye ulaşıldığını vurgulamıştır. İslam Cumhuriyeti kavramının “İslamiyet esas, Cumhuriyet ise usul” olacak şekilde düşünüldüğüne dikkat çeken Koç, ilk yıllarda eğitim sisteminin, bilginin ve bilimin İslamileştirilmesi tartışmaları yapıldığını söylemiştir. Koç’a göre savaştan çıkan bir ülke olmanın da etkisiyle Devrimin onuncu yılına gelindiğinde devrimci yapının heyecanı sönmüş, 1989 yılındaki anayasal değişikliklerle, demokratikleşme beklentilerinin aksine, 90lı yıllar İran’ı daha otoriter bir hale getiren zaman dilimi olmuştur. Devrimin ilk yıllarında tartışılan Cumhuriyet (demokrasi) ve İslam sentezi, modern dönemde de İran içindeki farklı gruplar tarafından tartışmaların konusu olmaya devam etmektedir. Koç, İran devriminin aslında hedefine ulaşamadığının en çarpıcı göstergesinin, modern ve İslami içeriklerle harmanlanmış eğitim sisteminden geçen gençlerin sekülerleşmesi olduğunu savunmuş ve sistemin ideal mümini ortaya çıkarması hedefine ulaşamadığını ifade etmiştir. Son olarak, denilebilir ki 40 yıl sonra, İran devriminin ilk günündeki heyecanın kaynağı olan değişim ve dönüşüm gerçekleşmemiştir ve İran’ın en önemli çıkmazı bu olacaktır.
Koç’un konuşmasından sonra fikirlerini belirtmek üzere söz alan Prof. Dr. Kudret Bülbül, İslam’ın öncelikli muhatabının devlet olmadığını düşündüğünü, Türkiye’deki devlet eli ile laikleştirme politikaları gibi uygulamaların yanlış olduğunu ve karar verme yetisinin bireyin tekelinde olması gerektiğini söylemiştir. İran’a yönelik algıların sadece Amerika tarafından yönlendirilmediğine dikkat çeken Bülbül, Suriye, Irak, Yemen ve Lübnan’ın İran kontrolünde olduğu algısının, İran’a yönelik imajın değişmesinde etkili olduğunu, bu algının, Batılı emperyalist ülkeler tarafından da manipüle edildiğini ve diğer Arap devletlerini kışkırttığını, Arap devletlerinin Batı’ya ve İsrail’e yaklaşmasına sebep olduğunu ifade etmiştir. Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmek isteyen emperyal bir çabanın varlığına dikkat çeken ve bunun başarılı olmasının Ortadoğu’da İsrail’e yarayacağını savunan Bülbül, bölgede büyük İsrail projesini engelleyebilecek dört ülke olduğunu (Suriye, Irak, Türkiye ve İran), Suriye ve Irak çatışma içindeyken Türkiye ve İran’a büyük iş düştüğünü ifade etmiştir.
İkinci Oturum:
.jpg)