19. yüzyıl idealler ve manifestolar çağıydı. 20. yüzyıl ideallerin çöküp manifestoların yırtıldığı bir çağ olarak ömrünü tamamladı. İçinde bulunduğumuz çağın henüz ilk çeyreğindeyiz ve insanlığı nelerin beklediğini bilmiyoruz. Milenyuma umut ve korku arasında girerken bizi ilk karşılayanlar göç ve salgın hastalıklar oldu. İkisi de küresel çapta gerçekleştiğinden yaşanan tüm acılara rağmen “Bizim Dünyamız” bilinci tomurcuklandı. Çin’de başlayan salgın sadece birkaç ay içinde dünyanın tümüne yayıldı. Her renkten her dilden milyonlarca insan güneyden kuzeye, doğudan batıya doğru dağ deniz aşarak insanca bir hayat yaşamak uğruna yürüdü.
Bir türlü baş edilemeyen yangınlar, ocakları söndüren depremler doğanın sesini nihayet duymamıza vesile oldu. Kendimizle ve küçük çıkarlarımızla o kadar meşguldük ki öz evimizin, dünyanın sesini işitmiyorduk. Dahası doğa ile bağımızı koparmışız tıpkı göbek bağının kesilmesi gibi. Biz bu evrenin çocukları, doğa ile kopardığımız bu bağı yeniden kurmalı, yitirdiğimiz anlamı yeniden inşa etmeliyiz.
21. yüzyıl geçen yüzyıldan tevarüs edilen pek çok olguya gebe ve bu olgular yaşadığımız çağı şekillendirecek. Yapay zekâ, gen mühendisliği, yeni medya, hayvan hakları, dünya vatandaşlığı gibi enine boyuna tartışılması gereken konular insanlığı bekliyor. Elbette yüzlerce yıllık ilahiyat birikiminin bütün bu sorunlar ve olgular üzerine söyleyecek sözü vardır. Yitik bilgeliğin, ezeli hikmetin büyük evladı sıfatıyla “ilahiyat”, üzerine düşen sorumluluğu yerine getirecektir. Teolog Paul Tillich şöyle demişti: “Cesaret varolmanın ne olduğunu, varolmak ise cesaretin ne olduğunu gösterebilir bize.”
Prof. Dr. Nuri ADIGÜZEL
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Dekanı